Benim Cape Town Hikayem

 BENİM GÖZÜMDEN CAPE TOWN 

12 yıldır yurt dışına öğrenci gönderen biri olarak, özellikle Cape Town’a gönderdiğim öğrencilerimle olan hikayelerim hep çok eğlenceli başlıyor. Ben Amerika’ya, İngiltere’ye gitmek istiyorum diye gelen insanlara, ben de size bir tavsiye de bulunabilir miyim deyip, “Cape Town’a ne dersiniz?” dedikten sonraki yüz ifadeleri kesinlikle görmeye değer! “orası neresi ki” bakışları az atılmadı karşımda. Hatta şöyle söyleyeyim, günlerden bir gün bir öğrencim o kadar heyecanlandı ki Cape Town deyince, hah dedim biliyor, aynı heyecanı paylaşıyoruz! Gerçekten de mükemmel bir sohbet geçti aramızda. Sonra kız itiraf etti, meğer “camden town” anlamış (Londra’nın aşık olunası semtlerinden birisi!) sonuç olarak sevgili öğrencim benimle bu heyecana o kadar kaptırmış ki, sonrasında “Camden Town” umurunda bile olmadı. Kısa bir süre sonra mutlu bir şekilde Cape Town’ a uğurladık kendisini… Ve çok da mutlu bir şekilde döndü (ki bu en önemlisi)

İşin esprisi bir yana, Cape Town’u bilen de çok bilmeyen de… Ama bilenlerin bir çoğu da maalesef yanlış biliyor ve bunu her fırsatta sadece işimde değil her ortamda elimden geldiğince düzeltmeye çalışıyorum. Öncelikle en önemli bilgiyi vereyim.

CAPE TOWN EŞSİZ GÜZELLİKLERE SAHİP MÜKEMMEL BİR YER!

 Dünyanın filtresi burada yok, renkler hep canlı, hep parlak. Kafanı ne tarafa çevirsen bir manzarayla karşılaşıyorsun. İniyorsun mesela sahile, yattın güneşleneceksin, sahile bakıyorsun. Sonra dur biraz da sırtımı döneyim diyorsun, dağlara bakıyorsun… En kötü telefonla bile resim çeksen, sanırsın bilmem kaç inç ekranla çekmişsin… Her şeyi geçiyorum, Amerika için mutlu insanlar ülkesi derler, ama genelde zenginleri mutludur.Cape Town öyle mi? Özellikle lower class people (düşük gelirli insanlar) – o kadar mutlular ki! Ben dünya üzerinde bu kadar az para kazanıp bu kadar mutlu olabilecek başka bir ırk tanımıyorum. Taksiye binersin, taksici şarkı söylüyor olur… otelde kahvaltıya gidersin, bütün sabah lanetliğin üzerindedir, tüm kat görevlileri, garsonlar sana o kadar içten günaydın der ki, böyle zınk diye ayılırsın! Üstelik insanların gelir seviyesi düşük olsa bile, sürekli yabancılardan para koparmaya, sürekli onlara bir şey satmaya çalışmazlar. Hatta satıcısı “cool’ diyebilirim! Pazarında pazarlığını da yaparsın, ama pazarlığın kalitesini de cidden hissedersin.

Sabah yürüyüşe çıkmak mı istedin, asla yalnız değilsin. İnsanlar yürür, koşar, fittir! Güzel bir akşam geçirmek mi istedin, öncelikle deniz manzaralı şık bir restoranda yemeğini yer şarabını içersin, sonra gelen hesaba bakıp şok olursun ve “oh daha çok param var” deyip biraz daha devam etmek istersin… gidersin şehrin merkezine, canlı müzik bir mekana girersin, dilediğince eğlenir dans edersin. Normalde yapamayacağın inanılmaz farklı tecrübeler yaşarsın! Penguen görürsün, aslanın tepesine binersin, fok balıklarıyla yüzersin, köpek balıklarıyla burun buruna gelip ölmezsin! Şu anda bir Avrupa ülkesinden, Amerika’dan, Kanada’dan, Avustralya’dan falan bahsetmiyorum. Anlattığım yer, Güney Afrika! 

Cape Town

Öncelikle Cape Town ile ilgili daha açıklayıcı bilgi için lütfen Cape Town Dil Okulları sayfamızı kısaca ziyaret edelim. Aynı sayfadan “NEDEN Cape Town’ da Eğitim Almalısınız?” a dair açıklayıcı bilgiler de bulabilirsiniz 🙂

Benim CAPE TOWN deneyimim;

Tabii ki bu kısım biraz gezi rehberi gibi olacak; ama birçok konuya gittiğim yerlerde, öğrencilerimin açısından bakmaya çalıştığım için, umarım size daha yararlı olacak şekilde bir tık öteye geçebilirim…

YOLCULUK

Cape Town’ da bir okul gezisine katılma şansı elde ettiğimde mutluluktan havalara uçmuş olabilirim! Tabii ki Cape Town seyahatim de her zaman olduğu gibi son dakikalarla başladı; son dakikada valiz hazırlama, son dakikada tüm ofis işlerini bitirme, son dakikada uçağa yetişme… sonunda sağ salim uçaktaydım! THY’ nin muhteşem uçağında yiyip içip yüz film izledikten sonra inişe geçtiğimizde, daha uçağın camından bakarken hayran oldum ben bu şehre! Transferim beni doğruca kalacağım otel Ritz Carlton’a götürdü. Sea Point bölgesinde, deniz kenarında, çatısında döne döne yemek yenen muhteşem manzaralı bir restoranı olan, adından çok daha lüks olmasını beklediğiniz ama öncesinde araştırıp otellerin çok da lüks olmadığını öğrendiyseniz çok da şaşırmayacağınız, mütevazi tatlı Ritz Carlton oteli. Tabii ki check in yapıp valizlerimi odaya bırakmamla kendimi dışarıda bulmam bir oldu.  Öncelikle otelin de bulunduğu Sea Point bölgesini keşfe koyuldum. 

Water Front

CAPE TOWN: SEA POINT

Burası şehrin daha üst kesiminin yaşadığı, modern ve hatta baya güzel bir bölgesi. Ben biraz İzmir’imizin kordonuna benzettim. Boylu boyunca deniz kenarı, deniz kenarında yürüyüş parkuru, yolun arka tarafında yer yer restoranlar, yol boyunca çocuk oyun alanları ve hatta halka açık spor aletlerinin bulunduğu yerler… Arka tarafta kat kat lüks apartmanlar, bahçeli evler… İnsanlar yürüyor, koşuyor, spor yapıyor, oturmuş kahvesini içiyor ve hatta sörf yapıyor. Dürüst olayım ben de böyle hayal etmemiştim Cape Town’u, ilk gördüğüm yerin Sea Point olmasından da kaynaklı, birçok Avrupa şehrinden bile güzel, modern buluyorum ve daha o dakika enlerime ilk sıralardan giriş yapıyor! 

Cape Town: TOPLU ULAŞIM

Biraz yorulunca deniz kenarında 3 katlı bir restoranın ikinci katına oturup kahvemi söyledim ve şehri seyre daldım. Fark ettiğim bir diğer şey, belediye otobüslerinin çok güzel olduğu. Ama arada bir de bizim Taksim – Kadıköy dolmuşları gibi içinde insanların hoplayıp zıpladığını gördüğüm enteresan dolmuşlar geçiyordu, sonradan bunların çok ucuz olduğunu ve parasını cebinde tutmak isteyenler için fazlasıyla kullanıldığını öğrendim. Aynı zamanda birçok öğrencimin de bunları kullandığını gene sonradan öğrenecektim. Bu arada 2 çeşit taksi var, özellikle akşam hava kararınca, sadece taksilerin tercih edildiğini de bu gezimde öğrenmiş oldum.

Sea Point

CAPE TOWN İNSANLARI

Bu şehirde gördüğüm çoğu insan güzel ve fit olduğu için sporun burada hayatın önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Sea Point bölgesinde gördüğüm insanlar genelde beyaz. Zaten maalesef birçok yerde olduğu gibi, siyah halkın daha düşük seviyeli işlerde, genelde restoran, mutfak, taksi, inşaat tarzı yerlerde çalıştığı, Sea Point bölgesinde toplanan daha üst kesim halkın da zengin, yüksek kalite bir hayat yaşadığı gerçeği burada da var. Arada kalanların sayısı ise, ülkemizle kıyasladığında, neredeyse yok. Gene de sen şehirde en çok kimlerle iletişimde oluyorsun? Hepsiyle! Özellikle de hizmet sektöründe çalışan halkla, ki çok sevimliler, çok mutlular, çok enerjikler ve sana da hayat enerjisini kesinlikle geçiriyorlar! Bunun da en büyük sebebini şuna bağlıyorum; Cape Town’ da orta kesim neredeyse yok ya fakirler ya da zengin. Bu nedenle zengin olmayanın gözü zaten yükseklerde değil, bir kabullenmişlik var ve bence hayatın tadını çıkarmaya kararlılar!

Ne demiştik, Sea Point bölgesinde insanlar fit, kadınlar güzel, erkekler yakışıklı, aileler Amerikan dizilerinden fırlamış gibi… Nerde kaslı sörf tahtası taşıyan adam görüyorsun, yanında gene kaslı, bebek arabasıyla koşan kadın beliriyor. Sonra bu çocuk büyünce nasıl bir şey olacak diye düşünmeden edemiyorsun. Ben de işte onu bunu şunu düşüne düşüne baya oturdum orda… Saatime baktığımda programın başlamasına az kaldığını görüp, uçarak geri döndüm. Bu arada dönüş yolumda dikkatimi çeken, o kadar çok dalga vardı ki, insanların yürüyüş yoluna resmen fıskiye gibi su sıçrıyordu. Ben salak salak sudan kaçmaya çalışırken fark ettim ki, kimsenin umurunda değil. Öylece ıslanıp geçiyorlar… Sonra dedim ki, buradaki insanların denizle arasında kutsal bir bağ var!

GEZİ GRUBUMUZ

Otele gittiğimde tüm grup toplandı, tabii ki kimseyi tanımıyorum. Hep birlikte otelin tepesindeki restorana geçtik, gruplar halinde yerleştik. Ritz Carlton’ın tepesindeki restoran öyle kendi çapında yavaş yavaş dönüyor. Böylece tüm şehrin manzarasına fazlasıyla hâkim oluyorsun. Döndükçe bayılıyorsun, döndükçe doğru yerde olduğunu daha iyi anlıyorsun, döndükçe “ya aslında dönmesem mi ben burada mı kalsam, dönmesem de burda mı yaşasam” demeye başlıyorsun… Biz böyle döne döne yemeğimizi yerken, muhabbet devam etti. Sonunda bir baktık, programın sonuna kadar çok eğleneceğimizi anladığımız 5 li bir grup olmuşuz bile.  Dünya tatlısı yeni evli bir çift, okul görevlilerinden aslen de Güney Afrikalı olan ve tabii ki söylememe gerek yok oldukça fit duran, sürekli gülen, deli dolu, çılgın kız Lee ve biraz daha yaşı büyük olmasına rağmen rus ırkına mensup olup hala güzelliğine hayran bırakan Saray ve de tabii ki BEN!  Dürüst olayım, Cape Town bu 4 insanla benim için daha da güzelleşti!

Cape Town Yemekleri

CAPE TOWN’DA YEMEK

Ertesi sabah kahvaltıya iniyoruz. Bu arada eklemem lazım, yemek olayı çok iyi! Normalde yurt dışına gittiğimde hep aç kalırım ve kendime fast food ararım… Ama burası kesinlikle öyle değil. Akşam yediğim et oldukça lezzetliydi. Sabah kahvaltı açık büfe; bir defa yumurta mantığı var. Böyle gidiyorsun ben göz yumurta istiyorum, yok içinde mantarlı kaşarlı omlet istiyorum diyorsun yapıyorlar (tabii muhtemelen otelde olduğumuz için ama birçok ülkede bu kültür yok!) Peynirin, reçelin, poğaçan derken… kahvaltılarımı hep dolu dolu yapabildim. Sonrasında gittiğimiz restoranlarda da hep güzel yemekler yedik. Hatta bir kere bir yerde pizza yedik, ben o pizzayı Sicilya’da yemedim. Bir de ucuz olunca bol bol yiyorsun. Onun dışında fast food mantığı da gelişmiş. Mesela Nandos diye bir zincir restoran var… Fast food ama daha sağlıklı. Bir menüde tavuklu sandviçin, patatesin, içeceğin… Hem doyurucu hem ucuz. Kısaca Cape Town’ da yemek yenilir 🙂 Ayrıca Müslüman yoğunluğu olan olduğu için domuz eti derdi de yok.

City Center

ŞEHİR MERKEZİ

Kahvaltıyı da yaptıktan sonra şehir merkezine tura çıktık. Öncelikle biraz tarih çalıştık, ilk kimler gelmiş sonra nolmuş, işte böyle şehrin merkezinde duvarlı toplu tüfekli yerler. (Ya kusura bakmayın ben biraz tarih özürlüyüm hiç de sevmem öyle tarihi yerleri gezeyim, otlu yerlerden yürü her yerine bir şeyler batsın, hani bir atraksiyonu yoksa sıkılıyorum. O nedenle burayız hızlı geçeceğim, rehberi de çok dinlemedim. Aslında birinin notlarını çalmıştım ama onu da kaybettim. Ama gidersen mutlaka buraları gez öğren, en kötü sevgili Google amca bizimle :)) Sonrasında “Parliament’s Garden” diye bir yere gittik. Hah şimdi de belediye binaları falan gezicez derken, ay o ne! Bir girdik böyle sanırsın balta girmemiş orman. Nasıl güzel… Ağaçlar çiçekler etrafında hoplayan zıplayan sincaplar falan. Şehrin merkezinde gizlenmiş mini ormancık sanki! Bayılıdım! 

Parliment’s Gardens

Oradan biraz daha ilerleyip büyük bir meydana geldik. Daha yürürken sağlı sollu sokak satıcıları başladı zaten… Mini tezgahlar, asılı tuvaller, tablolar, minik adam figürleri… Burada Afrikalılar kendi yaptıkları Afrika’n adam/ kadın resimlerini satıyorlar. Çerçevesiz tuval üzerine farklı renklerde Afrika figürleriyle yapılmış tatlı insancıklar! Tabii ki ben de aldım, hatta şu an bu yazıları yazarken kafamı kaldırdığımda duvarımda görebiliyorum. Hemen yanında kitaplığımda da mini Afrikalı insan biblolarım bana bakıyorlar. Nasıl tatlı! bunları da meydandan aldığımı hatırlıyorum. Meydana geldiğinize orta halli bir pazara giriyorsunuz. Hediyelik almak için daha ideal bir yer asla olamaz! Biblolar, Afrikalı adam tabloları, büstleri, Afrika tarzı elbiseler, tahta bilezikler… çeşit çeşit aklın kaçıyor! Güzel bir pazarlık şansın var burada, ama adamların pazarlığı da bir değişik.  Çok dikkatli olman gerekiyor. İşte bu pazara geldiğimde, Afrika’da olduğumu ilk kez hissediyorum!

Afrika Restoranı

MEŞHUR AFRİKA RESTORANI

Akşamına da bir Afrika’n Restorana gittiğimizde iki ediyor… burası tamamen turistik amaçlı bir restoran. Daha oturur oturmaz, etnik kıyafetleriyle, kafalarına bağladıkları örtüleriyle Afrikalı sevimli kadınlar gelip, taslara uzattığınız ellerinizi su dökerek yıkıyorlar. Sonra masa bir anda donatılıyor… sanırım en çok aç kaldığım zamandı, Cape Town’da yemek sorunu yok dediğimde Afrika yemeklerini kastetmiyordum kesinlikle! Zavallı böcekleri koydular önüme onlar bana baktı ben onlara… Değişik siyah lapa gibi bir şeyler geldi, sanki böyle kalkıp yürüyüverecekmiş gibi löp löp etler… Gene de atmosfer inanılmazdı! Siz daha yemeğin ortasına gelmeden bu etnik kıyafetli sevimli kadınlar bir anda çeşitli çalgılarla dans ederek içeri giriyorlar ne olduğunuzu şaşırıyorsunuz… sonrası şenlik! Tabii ki benim gibi eğlenceyi seviyorsanız siz de çıkıyorsanız sahneye onlarla dans etmeye! Gerçekten güzel keyifli bir akşamdı. Yemek yemek için değil, ama fazlasıyla Avrupai kültüre şahit olduğunuz bu şehirde biraz daha lokal bir şeyler tecrübe etmek istiyorsanız bu restorana mutlaka gidin!

African Cafe

O akşam otele döndüğümüzde otelin kafesinde bir şeyler içelim dedik, hatta kafe yetmedi nargile içmeye gittik. Evet valla doğu nargile! Sisha deniyor burada, turistik bir olay mı lokal bir olay mı çok çözemedim nargile de hiç sevmem aslında ama öyle bize de atraksiyon olur deyip gittik. Çok geçmeden otelin kafesine dönüp şarkılar eğlenceler… Saat ilerledikçe bizim eğlencenin bitmeye niyeti olmadığı için bir yerden sonra yeter deyip odalara dağıldık. Keşke daha erken yeter deseymişim! Ertesi gün sabah erkenden, muhteşem bir günün bizi beklediğinden emin olarak, otobüslerle Ümit Burnuna doğru yola çıktık!

CAPE TOWN: ÜMİT BURNUNA DOĞRU

Bu yolculuk en mükemmellerinden! Bir defa yol harika! Hatta tepede bir yerde durduğumuzda o okyanus manzarasına aşık oldum resmen! Tepede bir de küçük bir kulübede Afrikalı bir kadın dürbünle oturuyordu. Ablacım sen ne yapıyorsun burada dedik, baya baya köpek balığı avına çıkmış. Yani siz siz olun öyle amaaaan nasıl olsa köpek balığı gelse siren çalar haberimiz olur falan filan demeyin. Hayatınız bu kadının ellerinde bir de elindeki ufacık dürbünde! Hayır kadının tuvaleti gelse ne olacak çok merak ettim ama soramadım, devam dedik. Oradan penguen adasına. 

Cape Town

CAPE TOWN; PENGUEN ADASI

Böyle bir şey olamaz! Üşenme google’ a sor “Cape Town Penguenler” diye – işte o karşına çıkan resimlerdeki minik minik penguenleri ben gözlerimle gördüm elimi uzatsam sevecektim! Tatlı tatlı yürüyorlar birbirlerini öpüyorlar falan dünya üzerindeki tek, tek eşli canlı biliyorsunuz değil mi? Nolur nesilleri tükenmesin, sevilsinler, korunsunlar! Valla bir pengueni kendi eşinin dışında başka penguenin yanında hiç görmedim! İnatla kaldım orda diktim gözlerimi baktım, valla öyleler! Cape Town’ da en çok ayrılmak istemediğim yer olarak rahatlıkla Penguen adasını söyleyebilirim sanırım. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bunun da sonu geldi ve yeni bir grup geleceği için ayrıldık. 

Cape Town Penguen Adası

CAPE TOWN: ÜMİT BURNU

Oradan çıkıp Ümit Burnuna… Güney Afrika’nın en güneyi, ucu, burnu… tabii ki manzara muhteşem, sanırım söylememe gerek yok. Ama onun dışında yapacak bir şeyde yok. Gidip göreceksin sadece “ben de Güney Afrika’nın en ucuna, taa burnuna gittim” demek için, oradaki öğrencilik hayatın boyunca bir kere gideceksin. İkinciye gerek yok.

CAPE TOWN: SIGNAL HILL

Ertesi gün de okulları gezdik. Tabii ki okul gezme kısmı çok önemli çünkü bu sayede Cape Town’da eğitim almak isteyen öğrencilerine en doğru yönlendirmelerde bulunabiliyorsun! Okulları bitirince Signal Hill’ e çıktık. Bu şehrin tam ortasındaki dağ, nerden baksan görünen Masa dağları kadar yüksek olmayan bir dağ. Tepesinden baya paraşütle atlamalar yapılıyor. Hatta bizim gruptan bir kız bize dedi ki “siz gidin ben sizi aşağıda bulurum” gerçekten de biz otobüsle indiğimizde paraşütle yanımızda bitti. Böyleleri de var deyip yolumuza devam ettik.

CAPE TOWN: ŞARAP TADIMI (WINE TASTING)

Öyle dağ bayır gezip Şarap tadımına gidiyoruz. Cape Town’da böyle günlük WINE TASTING turları yapılıyor, bizimki denemelik küçük bir turdu ama normalde tüm gün sürenleri var. Bir defa o bağlar, aman Allah’ım yeşilin elli tonu. Öyle güzel! Sonra kocaman mahzen tarzı yerlerde çeşit çeşit şaraplar getirip tattırıyorlar, normalde yemekli falan ama biz daha yolumuz uzun deyip yemek almadık. Gene de birkaç tadım yapma şansımız oldu ve diyebileceğim tek şey; Cape Town şarapları ef-sa-ne! 

Şarap Bağları

Akşam da gene güzel bir yerde yemek yedik. Hatta çok güzeldi çok da moderndi çok da sevdim. Gezi programımız ertesi gün son buluyordu, ama biz mükemmel beşli grubumuzla anlaşıp ertesi gün Waterfront’ ta buluştuk. 

CAPE TOWN; WATER FRONT

Waterfront öğrencilerime resimlerini gösterip burası neresi dediğimde asla Afrika diyemedikleri, oldukça Avrupai bir yer. Liman içerisinde restoranlar, pazarlar, kafeler, barlar, hatta Victoria Wharf diye bir alışveriş merkezi var. Kocaman ve içinde tüm markalar var. Bir de burada “London Eye” gibi dönen dönme dolaptan var. Londra’daki meşhur oldu da buradakini kimse bilmez, ama baya bildiğin London Eye (tamam o kadar yüksek değil de ona da oturuyorsun dönüyor) Bir de burada iki tane Pazar var. Ama bizim mahalle pazarları gibi değil, büyük modern çadır şeklinde. Bir tanesinde yeme içme var. Değişik baharatlar, şarküteri, meyve suları, dilim pizzacılar… Hani orada yaşıyorsan buraya gidip mutlaka alışveriş yapmalısın. Diğeri ise el emeği göz nuru ürünler, mistik şeyler… Ve değişik masaj yapılan küçük bölmeler. Ben de tabii yürü yürü ayaklarım çürüdüğü için gidip REFLEXOJI masajı yaptırdım. Masajımı da yaptırdıktan sonra tam bu dönme dolabın karşısında bir cafenin bahçesine oturup içeceğimi söyledim ve diğerlerini beklemeye koyuldum.

Water Front

Onlar da geldikten sonra Waterfront’taki en lüks restoranlardan birini seçip oturduk. Afrikalı bir garsonumuz var, ilgi alaka süper, restoran zaten kendini aşmış, Sabancı ailesinden falan gibi davranıyorlar, haliyle bizde bir havalar. Sohbet muhabbet mükemmel, meze olarak değişik deniz ürünlerini, ana yemek olarak da balığımızı yiyoruz ve yanında Cape Town’ a özgü enfes içeceklerimiz eşlik ediyor. Hesap ne gelecek diye merak ederken gerçekten de çok uygun geldiğini görüyorum, tamam diyorum ben buraya yerleşiyorum! Cape Town’un gerçekten ne kadar ucuz bir yer olduğunu o restoranda fazlasıyla onaylamış olduk. 

CAPE TOWN: GECE HAYATI

Oradan bir taksiye atlayıp şehir merkezine. Taksi şoförümüz gene son derece neşeli, hep birlikte şarkılar söyleye söyleye gittik merkeze. Şehir merkezinde canlı müzik yapan bir Irish Pub (Irlanda barı) bulduk. Baya geç çıktık buradan. Hani herkes diyor ya Cape Town çok güvensiz, gece tek başınıza yürümeyin… Çıktığımda mendilci çocuklar geldi yanıma, nasıl şekerler! Ben yanaklarını sıktırıp severken millet deliymişim gibi bana bakıyor. Ne diyorum sanki el kadar çocuk beni mi soyacak. Belki şansımdandır ama soymuyor. Otele de yürüdüm şahsen. Kimse beni kaçırmadı, çantamı alıp kaçmadı, silah zoruyla paramı da almadı. O saatte taksimde yürümek bence çok daha zordur diye düşünüyorum! (ama sen gene de dediğimi yap yaptığımı yapma, gene dikkatli ol çocukları falan sıkıştırma, gece oldu mu sen gene tarlabaşı de bir şey de dikkat et)

Camps Bay

CAPE TOWN: CAMPS BAY BEACH

Ertesi sabah geceden benim balayı çiftiyle yaptığım yarım yamalak plan kafamda uyanıyorum. Hayır kesin buluşucaz dedik ama nerede buluşucaz. Telefon dediğin şey çalışmıyor ki burada, günlerdir kimseciklerle iletişimim yok (sanırım bu yüzden de çok sevdim burayı) Geceden tek hatırladığım, CAMPS BAY BEACH te buluşacağımız. (Camps Bay Beach genelde Google’ a Cape Town’ daki sahiller diye sorduğunuzda karşınıza çıkan beyaz kum masmavi denizin olduğu o muhteşem sahil!) Gittiğimde anlıyorum, sahilin bittiği yerde de yan yana kafeler, restoranlar dizilmiş, sanırsın Bodrumdasın! Balayı çifti bana bir tane kafenin resmini göstermişlerdi akşam, sadece kafenin adını ve dışarıdan nasıl göründüğünü biliyorum. Sen yaparsın deyip tüm özgüvenimle gidiyorum sahile, tüm kafelere sıra sıra bakıyorum, ta ki bizim çiftin çığlıklarını duyana kadar – haliyle onlar da buluşabileceğimize inanmamışlar. Ama gerçekten de bir şeyi çok istersen oluyor 🙂 

Sonra iniyoruz sahile, atıyoruz havluları beyaz kuma, önümüzü yakarken okyanus, sırtımızı yakarken dağ manzarası keyfimize keyif katıyor! Ama denize girecekseniz iki kere düşünün derim, ben dizime kadar girdim de dizimden aşağısı felç oldu sandım. Zaten o köpekbalığı tehlikelerine karşı yüzme niyetim de yoktu ama bu kadar soğuk da bize ters dedim, paşa paşa bütün günümü beyaz kumlarda geçirdim. Bu arada sahil boyunca biraz gezdik, muhteşem evler var, tam anlamıyla MUHTEŞEM! Birçoğunun kendine ait özel plajı var, birçoğunun da ünlü isimlere ait olduğunu tahmin etmek çok zor değil. Hatta David Beckham’ ın evinin bahçesine yanlışlıkla girmiş bile olabilirim! 

Camps Bay Beach

CAPE TOWN: MASA DAĞLARI (TABLE MOUNTAINS)

Akşamüstüne doğu bizim tatlı çift MASA DAGLARINA çıkalım diyor. Masa Dağları (TABLE Mountains) şehirde nerden bakarsanız bakın karşınıza çıkan o muhteşem manzaraların sorumlusu, sıra sıra dizilen dağlar… Burası aynı zamanda Dünya’nın 7 doğa harikasından biri! Başta ben biraz istemedim, aman da dağa mı çıkıcaz, hayatımızda teleferik mi görmedik, napıcaz dağın tepesinde derken kendimi bilet alırken buldum. Bu arada TAVSIYE; Masa Dağlarına saat tam 6.00 gibi çıkmak isterseniz yarı fiyat ödersiniz ve de tepede gün batımını görme şansını yakalarsınız! Bir yere kadar yürüyerek, araç ya da değişik yöntemlerle ulaştıyorsunuz, kalanı ise teleferik. Yükseldikçe içiniz bir hoş oluyor tabii, acaba bunun kabloları sağlam mıdır ya düşmez dimi falan diye saçma sapan kafanızda kurarken varıyorsunuz, tepeye vardığınızda ise bir sessizlik. Gerçekten abartmıyorum o kadar insan var etrafınızda bıt bıt bıt, Japonlar gelmiş fotoğraf çekiyor, herkes bir ağızdan konuşuyor ama ona rağmen bir sessizlik, bir dinginlik. Nasıl anlatılır bilmem ki gitmeniz lazım belki de…

Biz kalabalıktan biraz sıyrılıp dağın ta arka kısımlarına yürüyoruz. Bu arada burası gerçekten de çok yüksek dağlar ama bildiğin dağ gibi değil, adı üstünde masa gibi, dümdüz. Ve kenarlarında hiçbir koruma yok, baya o masa gibi upuzun dağın kenarına kadar gidip ayaklarını sallandırıp oturuyorsun. Biz de öyle yaptık, muhteşemdi! Ufak bir çıkıntının üstüne çıkıp heyecandan kalbimiz ağzımızda atarak oturduk, sohbet ettik, mataralarımızdaki kahvelerimizi içtik. Hatta Cape Town’da yaşayıp roman yazma hayalleri bile kurdum ben. Her gün buraya çıksam ilham dolarım kesin kitaplarım yok satar! Böyle sakin sakin kafamızı dinleyip hayaller kurarken bir anda sirenler çalmaya başladı. Noluyor öldük mü savaş mı çıktı derken son teleferiğin kalkmak üzere olduğunu uyarı olarak da bu sireni çaldıklarını öğrendik. Tabii ki deli gibi koşmaya başladık. Komedi film çekimlerine örnek olacak koşuşumuzla yetiştik, fotolar bile çekildik, mutlu mutlu şehrin yolunu tuttuk.

Table Mountains

CAPE TOWN’ DA ŞARK SOFRASI

O akşam daha da heyecanlıydı, merkezde yürürken “Kurdish restoran” olarak geçen bir Türk restoranı gördük. Ben tabii ki bizimkileri tuttum kollarından hemen içeri soktum. İçeride yer sofraları kurulmuş, gümüş tepsilerde çeşit çeşit mezeler geliyor, ham hum yerken dansözler girdi falan… bizim Brezilyalı ve Kanadalı bitti tabii, kesinlikle çok keyifliydi! Maalesef orda da birbirimize veda ettik, çünkü ben ertesi gün sadece onlara değil bu mükemmel şehre de veda ediyordum…

Bizim balayı çifti ise daha seyahate devam edecekti. Ben kalıp yapamasam da onları sosyal medyadan takip ederek daha neler yapılabileceğini gördüm! Mesela fok balıklarıyla yüzmeye gittiler, Cape Town’ da bilindik bir aktivite, fok balıkları ile yüzmek! Sonra da harika bir SAFARI turuna çıktılar. İşte o nokta da her gün kıskançlığım katlanarak arttı! Cape Town’da safari yapmak istiyorsanız, birazcık paraya kıymanız gerekiyor ve de merkezindeki parklarda değil gerçek safariyle birkaç günlük gitmeniz gerekiyor! İşte o zaman aslan tepelerinde, suratınızı zürafa yalarken, maymunlarla dans ederken falan milyon tane resim paylaşabilirsiniz! Benim için de belki bir dahaki sefere…

Safari

VE DÖNÜŞ…

Ertesi gün havaalanına giderken ayaklarım geri geri gitti. Normalde ülkemi çok özlerim hemen de dönmek isterim ama gerçekten orada 1 ay daha 3 ay daha hatta 6 ay daha seve seve kalırdım! Türkiye’ye indiğimde mutluluk nasıl bir enerjiyle suratıma yansımışsa sürekli gülümsüyordum! Ertesi gün hala aynı gülümsemeyi taşıdığımdan olsa gerek Cape Town’ a ne kadar bayıldığımı sözlerle anlatamaya gerek kalmadı.

Sanırım çok uzun bir CAPE TOWN yazısı paylaşıyorum. Ama en bilinmeyenlerden olduğu için fazla detay vermem gerektiğini hissettim. Ben CAPE TOWN’a resmen âşık olduğum için daha çok güzel taraflarından bahsettim. Ama aklınızda bulunsun, tabii ki dezavantajları da var, tabii ki her yerin olduğu gibi. Her ülke her kişiye uygun değildir. Bazı insanlar için CAPE TOWN cennet olabilecekken bazıları için doğru yer olmayabilir. Bu nedenle gene kararımızı vermeden önce gelin birlikte durum analizi yapıp hedef ve bütçelerimize uygunluğuna bakalım derim. 

Love from Cape Town 😉

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.